İslam’ın şartı, imanın şartı, 32 farz, 54 farz…
Özellikle Sünni İslam dünyasında neredeyse herkes şu cümlelerle büyür: İmanın şartı altıdır, İslam’ın şartı beştir.
Bu bilgi sadece bir dini ezber değil, aynı zamanda sistematik temel din eğitiminin de omurgasıdır. Çocuklar, gençler ve yetişkinler için din çoğu zaman bu sayısal çerçeve üzerinden anlaşılır ve aktarılır. Çoğu Müslüman çevrede kişinin kaç rekat namaz kıldığına, kaç gün oruç tuttuğuna bakılır. “Nasıl?” ve “Hangi kalitede?” soruları sorulmaz.
Halbuki din sayılardan ibaret değil!
İman ve ibadetlerin sayılarla öğretilmesi pedagojik olarak pratik. Ezberlenir, aktarılır, ölçülür. Zamanla dindarlık, ne kadar çok madde bildiğimiz ve ritüelleri ne kadar düzenli yerine getirdiğimiz üzerinden tanımlanmaya başlar. Buna karşılık, dinin toplumu dönüştüren asıl alanı olan ahlâk, sosyal sorumluluk ve evrensel insani değerler çoğu zaman ikincil planda kalmaktadır.
Oysa Kur’an’a bakıldığında merkezde sadece ibadet değil; adalet, emanet, doğruluk, merhamet, ölçü ve hakkaniyet var. Yeryüzünde fesat çıkarmamak, yetimin hakkını korumak, rüşvetten uzak durmak, kul hakkına riayet etmek çokça vurgulanır. Hz. Peygamber’in “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” sözü, dinin özünü ifade eder. “Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir” hadisi Müslümanın nitel özelliklerini vurgular.
Tarihsel olarak Osmanlı’nın kurduğu merkezi eğitim sistemi, dini bilginin standartlaşmasını sağladı. İlmihaller sadeleşti, maddeler halinde kodlandı, geniş kitlelere ulaştı. Bu büyük bir eğitim başarısıydı. Ancak ölçülebilir olan ibadetler müfredatta merkezileşirken, ölçülmesi zor (nitel) olan ahlâk, daha çok bireysel vicdana bırakıldı. Zamanla ritüeli güçlü, ahlâkı zayıf bir dindarlık algısı ortaya çıktı.
Bugün sıkça karşılaştığımız çelişki tesadüf değil: Namaz kılan, oruç tutan, hacca giden birisi yolsuzluk, torpil, çevre duyarsızlığı, hak ihlalleri de yapabiliyor. Başını örten milletvekili hukuksuzluklarıyla gurur duyuyor, utanmıyor. İnanç, davranışa dönüşmemekte.
Hırsızlığı açıkça bilinen bir siyasetçinin “çalıyor ama çalışıyor” diye meşrulaştırılabildiği; uyuşturucu kullanımıyla gündeme gelen siyasetçi çocuklarının toplum vicdanında kısa sürede normalleştiği; kadınlara yönelik şiddet, yolsuzluk veya çıkar ilişkileriyle anılan politik figürlerin hâlâ güçlü toplumsal destek bulabildiği bir iklim var. Televizyonlarda ahlâksızlıkların magazinleştirildiği dedikodu programlarında başörtülü kadınların ahlaksızlıklarını anlattıkları bir ortam oluşmuş. Kamu kaynaklarının israfı, liyakatin yerini sadakatin alması, çevrenin betonlaşma uğruna tahrip edilmesi, hukukun kişiye göre esnemesi artık sıradanlaştı. Bütün bunlar, dindarlığın ritüel düzeyde güçlü, fakat ahlâkî ve kamusal sorumluluk düzeyinde zayıf kaldığını gösteriyor.
Belki de temel soruyu yeniden sormak gerekir: Müslüman hangi değerlere sahiptir?
Temel din eğitimine şuna benzer bir tanım eklense tablo farklı olabilir:
Müslüman; yalan söylemeyen, haksız kazanç elde etmeyen, emanete ihanet etmeyen, zulmetmeyen, insan ve hayvan hayatına saygı duyan, çevreyi koruyan, ayrımcılık yapmayan, adaletten şaşmayan ve zayıfı gözeten kişidir. İnanç ve ibadet, bu ahlâki duruşun kaynağıdır.
Bugün yeni bir din diline ihtiyaç var. Bu dil, inancı sadece dogma olarak değil anlam üretimi olarak ele almalı, ibadeti sadece ritüel değil, bir ahlâki disiplin olarak görmeli, ahlâkı bireysel erdemin ötesinde kamusal sorumluluk haline getirmeli.
Belki de ilmihal, “İmanın şartı kaçtır?” sorusuyla değil, “İnsanı insan yapan nedir?” sorusuyla başlamalı.
Çünkü din, sayılarla değil; insanla anlam kazanır ve insan olmadan Müslüman olunmaz.














