5 Mayıs 2026 Salı

İki Yün Yumağı, Bir Vefa Hikâyesi

 

Bazı insanlar vardır; hayatımızın merkezinde değillerdir belki, her günümüzü birlikte geçirmeyiz, uzun uzun sohbetlerimiz, büyük ortak hatıralarımız yoktur. Aynı şehirde, aynı kurumda, aynı koridorlarda bulunuruz, selamlaşırız. Bir toplantıda yan yana gelir, bir akademik mesele üzerine fikir alışverişinde bulunuruz. Bazen bir tebessüm, bazen kısa bir nezaket cümlesi, bazen de mesleki bir dayanışma ile zihnimizde sessiz ve mütevazı bir yer edinirler.

Ama hayatın fırtınalı zamanları geldiğinde, insanların gerçek suretleri ortaya çıkar. Kimin sadece tanıdık, kimin dost; kimin kalabalıkların insanı, kimin hakikatin insanı olduğu o zaman anlaşılır. “Dost belirsiz işlerde belli olur!” derdi Muhammed eniştem…

Prof. Dr. Elif Okşan Çalıkoğlu benim hayatımda böyle bir yere sahiptir.

Atatürk Üniversitesi’nde yaklaşık altı yıl aynı fakültede çalıştık. Koridorlarımız karşılıklıydı. O Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndaydı, ben Aile Hekimliği Anabilim Dalı’nda. Akademik hayatın kendine özgü temposu içinde yollarımız zaman zaman kesişirdi. Hocamızla daima nezaket çerçevesinde görüşür, fırsat oldukça bilimsel toplantılarda fikir alışverişinde bulunurduk.

Bende bıraktığı ilk izlenim çok berraktı: asil, sessiz, alçakgönüllü, işbirliğine açık, keskin sınırları olmayan, insanı yormayan, güler yüzlü bir akademisyen. İnsan ilişkilerinde mesafe ile samimiyeti, ciddiyet ile nezaketi, vakar ile tevazuyu aynı anda taşıyabilen nadir insanlardan biriydi. Bazı insanlar kendilerini yüksek sesle anlatırlar; bazıları ise varlıklarıyla, duruşlarıyla, küçük ama derin davranışlarıyla konuşurlar. Elif Hoca ikinci gruptandı.

Yukarıda dediğim gibi, insan bazı kişilerin gerçek büyüklüğünü normal zamanlarda değil, karanlık ve karışık zamanlarda anlıyor.

Tutuklandığımda, Elif Hoca’nın bana ve aileme sahip çıkmaya çalışacağı doğrusu aklımdan bile geçmezdi. Çünkü o dönem öyle bir dönemdi ki, sadece hukukun değil, vicdanın da duvarlara çarptığı bir zamandı. İnsanların birbirinden uzaklaştığı, dostlukların imtihandan geçtiği, korkunun insan ilişkilerini zehirlediği bir dönemdi. Zalimlerin ve onların yanında saf tutanların “Ağaç kökü yesinler” diyebildiği; insanların işinden, aşından, hürriyetinden, itibarından edildiği; bazılarının susarak, bazılarının uzaklaşarak, bazılarının ise iftiralara ortak olarak zulme destek verdiği bir zamandı. Hatta babalar çocuklarına, kardeş kardeşe, yeğen dayıya terörist diyordu, reddediyordu. Reddetmeyenler de “Sen iyisin ama arkadaşların terörist.” veya “Ululemre itaat gerekir.” gibi safsata sözlerle incitiyordu mazlumları. 

İşte böyle bir dönemde Elif Hoca ailemi aramış ve bir ihtiyaçları olup olmadığını sormuştu.

Bunu duymak bile benim için kıymetliydi. İnsan cezaevindeyken dışarıdan gelen en küçük iyilik haberi, karanlık bir hücreye düşen ince bir ışık huzmesi gibidir. Birinin ailenizi sorması, birinin hâlâ sizi insan olarak görmesi, birinin korku iklimine teslim olmaması büyük bir tesellidir.

Fakat Elif Hoca bununla da kalmamıştı.

Beni tutuklatan savcıya gitmiş ve “Ben Zekeriya Aktürk’ün lehinde tanıklık yapmak istiyorum” demiş.

İnanabiliyor musunuz?

Bugün sakin bir masada oturup bu cümleyi yazmak kolay görünebilir. Ama o günlerin havasını soluyanlar bilir: Bu, basit bir nezaket davranışı değildi. Bu, cesaret isteyen, bedel gerektirebilecek, insanın kendi güvenli alanından çıkmasını gerektiren bir duruştu. Herkesin korkudan sindiği, insanların dostlarına, arkadaşlarına, akrabalarına, hatta evlatlarına bile “terörist” demeye zorlandığı ya da buna gönüllü olduğu bir dönemde Elif Hoca, hakkaniyetin gereğini yapmaya karar vermişti.

Bir akademisyenin eski bir iş arkadaşının lehinde tanıklık etmek istemesi belki hukuk düzeninin normal işlediği bir ülkede sıradan sayılabilir. Ama hukukun sustuğu, vicdanın baskılandığı, masumiyetin suç gibi gösterildiği zamanlarda bu davranış sıradan değildir. Bu, insan olmanın yüksek bir mertebesidir.

Eminim savcı da şaşırmıştır. Belki de meslek hayatında kolay kolay unutamayacağı bir sahne olarak zihninde kalmıştır. Muhtemelen Elif Hoca’yı nazikçe geri çevirmiş, “Hocam, siz gidin, biz sizi ararız” türünden bir ifadeyle uğurlamıştır. Ama esas mesele savcının ne yaptığı değil; Elif Hoca’nın ne yapmaya niyet ettiği, neyi göze aldığı, hangi tarafta durduğudur.

Bu unutulacak bir davranış değildir.

Benim diyen az sayıda delikanlının yapabileceği bir iştir bu. Hatta dürüst olmak gerekirse, aynı şartlarda ben başkası için aynı cesareti gösterebilir miydim, bundan emin değilim. İnsanın kendini kahraman sanması kolaydır. Zor olan, korkunun gerçek olduğu bir zamanda hakkın yanında durabilmektir.

Elif Hoca bunu yaptı.

Bu yüzden ona minnetim sonsuzdur.

Ben ki mümkün oldukça istiğna düsturuyla yaşamaya, kimseden bir şey beklememeye, kimseye yük olmamaya çalışırım. Dünyada minnet borcu duyduğum insan sayısı azdır. Ama Elif Hoca o az sayıdaki insanlardan biridir. O, bana sadece iyilik yapmadı, insanlığa olan inancımı da onardı.

O günlerde insan bazı yüzleri daha yakından gördü. Kimlerin yalnızca iyi gün dostu olduğunu, kimlerin makamla, menfaatle, korkuyla değiştiğini, kimlerin ise insanlık terazisinde ağır bastığını gördü.

Mesela o dönemde Elif Hoca’nın bölümünde profesör olan Serhat Vançelik vardı. Kendisine haber gönderip destek istemiştim. Cezaevine konulmamla ilgili hatanın düzeltilmesi için, en azından beni tanıdığını, akademik ve insani olarak böyle bir tabloya uymadığımı söylemesini beklemiştim. Kendisi o dönemde Erzurum İl Sağlık Müdürü'ydü. Onun cevabı, beni yeterince tanımadığı, fazla bir ilişkimizin olmadığı yönündeydi.

Oysa birlikte makaleler yazmıştık. Müdürlüğündeki makamına giderdim. Bana makam koltuğunu gösterir, “Hocam, sen burada otur, rahat rahat yaz,” derdi. İnsanın makam koltuğunu verecek kadar samimi göründüğü bir arkadaşının zor zamanda gösterdiği tavır ile Elif Hoca’nın cesareti arasındaki farkı tarif etmeye gerek yok…

Ya da birlikte Ahmet Yaşar Hocaefendi’nin dizinin dibinde oturduğumuz zamanın rektörü Ömer Çomaklı: Destek istemek için gönderdiğim elçiye randevu bile vermemişti… İnsan olsa, hiç değilse yeğenine gösterdiğim yakınlık ve desteğin hatırına nezaket gösterirdi. Heyhat!

Elif Hoca’nın tavrı bana şunu öğretti: İnsanların gerçek büyüklüğü, sahip oldukları unvanlarda, oturdukları koltuklarda, yazdıkları makalelerde değil, zor zamanda gösterdikleri ahlaki cesarette saklıdır. Profesör olmak başka bir şeydir, hoca olmak başka. Akademisyen olmak başka bir şeydir, insan olmak başka.

Elif Hoca her ikisini de taşıyan nadir insanlardandır.

Onun akademik hayatı da kolay olmadı. Bildiğim kadarıyla kariyerinde çok mücadele etti. Erzurum’da yaşadığı zorluklardan sonra yolunu başka şehirlere çevirdi ve sonunda Gaziantep’te mesleki kariyerinin zirvesine ulaştı. Bu da bana onun karakterinin başka bir yönünü gösteriyor: sessiz ama dirençli. Gösterişsiz ama kararlı. Kırılgan görünen ama kolay kolay yıkılmayan bir insan.

Bazı insanlar bağırarak mücadele eder, bazıları ise vakarla yürüyerek. Elif Hoca’nın mücadelesi bana hep ikinci türden görünmüştür.

Geçenlerde çok üzücü bir haber okudum:

 


“Değerli hocamız, 1000 nolu üyemiz Prof. Dr. Çağatay Çalıkoğlu’nu kaybettik. Cenazesi 29.04.2026 Çarşamba günü Mersin’de Yeniçıktı Köyü Camii’nde öğle namazını müteakip kılınacak cenaze namazından sonra Silifke Yeniçıktı Köyü Mezarlığı’na defnedilecektir.”

Elif Hoca’nın sevgili eşi, onun kadar kıymetli bir insan olan Prof. Dr. Çağatay Çalıkoğlu, pankreas kanseri nedeniyle Hakk’a yürümüştü.

Bazı haberler insanın içine sessizce düşer. Bir taş gibi değil, bir sızı gibi. Hele de vefa borcu duyduğunuz bir insanın acısını duyduğunuzda, kelimeler yetersiz kalır. İnsan ne söyleyeceğini bilemez. Başsağlığı cümleleri, en düzgün kurulmuş halleriyle bile eksik kalır. Çünkü bazı acıların karşısında dil küçülür, susmak büyür. Elif Hoca’yı arayıp o üzgün sesini duymaya cesaret edemedim; bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Elif Hoca bir süre sonra dostlarına şu mesajı gönderdi:

“Mesajlar ve telefonlar için çok teşekkür ederim. Telefonlara cevap veremedim, lütfen kusuruma bakmayın. Konuşmayı, hatta nefes almayı unuttuğum acı dolu bir dönem yaşadım. Eşim tesadüfen, hiçbir belirti vermeden pankreas kanseri tanısı aldı. Tanı sonrası iki aylık bir sürede de kaybettik. Çok iyi bir cerrahtı. Yöneticilik tekliflerini ‘Ameliyathaneden çıktığım gün, öldüğüm gündür’ diyerek reddetmişti. Gerçekten de dediği gibi oldu.

Tıp eğitiminde ‘kötü haber verme’ derslerine ek olarak ‘kötü haber alma’ derslerini de koymalıyız. Ben çok hazırlıksız yakalandım.

Köyde defin işlemleri sırasında yanıma eşini kaybetmiş yaşlıca bir kadın geldi. Dedi ki: ‘İki ayrı yün yumağı düşün; farklı hızlarda ve modellerde iki ayrı kazak örülüyor. Elbet biri erken bitecek…’”

Bu son cümleyi okuduğumda uzun süre durdum.

“İki ayrı yün yumağı…”

Ne kadar sade, ne kadar köylü, ne kadar bilgece bir benzetme. Hayat dediğimiz şey belki de gerçekten iki ayrı yün yumağının yan yana çözülmesinden ibaret. Bazen aynı evde, aynı sofrada, aynı yastıkta, aynı dualarda birleşiyor ipler. Ama her yumak kendi hızında tükeniyor. Her hayat kendi ölçüsünde örülüyor. Birinin kazağı erken bitiyor, diğeri yarım kalmış ilmeklere bakarak yaşamaya devam ediyor…

Elif Hoca gibi hayatı boyunca güçlü durmuş, mücadele etmiş, başkalarının acısına duyarlı olmuş bir insanın böyle bir acıyla sınanması insanı derinden yaralıyor. Fakat onun mesajındaki cümleler de yine onun karakterini gösteriyor: Acının içinde bile zarafet var. Kendi yasını anlatırken bile başkasını rahatsız etmiş olmaktan endişe eden bir incelik var. “Telefonlara cevap veremedim, lütfen kusuruma bakmayın” diyebilen bir nezaket var. Eşinin mesleğine, ameliyathaneye, cerrahlığa bağlılığını anlatırken duyduğu saygı var. En önemlisi, acının içinden tıp eğitimine dair bir ders çıkarabilecek kadar hekim kalabilen bir bilinç var: “Kötü haber alma” dersi…

Ne kadar doğru, ne kadar derin bir tespit.

Biz hekimlere kötü haber vermeyi öğretmeye çalışırız. Hastaya ve yakınına nasıl söylenir, hangi kelimeler seçilir, nasıl empati kurulur, nasıl susulur, nasıl beklenir… Bunları konuşuruz. Ama kötü haberi alan insanın iç dünyasını, o ilk çarpılma anını, musibetin ilk anında sabredebilmeyi, aklın ve nefesin durduğu o boşluğu yeterince konuşmuyoruz. Oysa hepimiz bir gün sadece haber veren değil, haber alan da olabiliriz. Hekim önlüğünün ardında insanız. Bilgimiz, unvanımız, tecrübemiz bizi acı karşısında dokunulmaz kılmıyor.

Elif Hoca bunu kendi acısıyla, çok ağır bir bedelle ifade etmiş.

Çağatay Hoca’nın “Ameliyathaneden çıktığım gün, öldüğüm gündür” sözü ise başka bir meslek ahlakını anlatıyor. Bazı insanlar mesleklerini sadece icra ederler; meslekleriyle yaşarlar. Ameliyathane, onun için yalnızca bir çalışma alanı değil, varoluşunun merkezlerinden biriymiş belli ki. Yöneticilik makamlarını reddetmesi, insanın işini ne kadar sevdiğini, nerede diri kaldığını, nerede kendisi olduğunu bilmesinin güzel ve hüzünlü bir örneği.

Ve gerçekten de dediği gibi olmuş.

İnsan böyle cümlelerin karşısında kaderin ince çizgilerini düşünmeden edemiyor.

Elif Hoca’nın hayatında şimdi büyük bir boşluk var. Birlikte örülen kazağın bir tarafı tamamlandı; diğer tarafında ise hatıralar, sesler, odalar, eşyalar, yarım kalmış konuşmalar, alışkanlıklar ve sessiz akşamlar kaldı. Böyle zamanlarda teselli cümleleri yetersizdir. Ama yine de insan şunu söylemek ister: Bazı insanların geride bıraktığı şey sadece bir isim, bir unvan, bir meslek hikâyesi değildir. Onlar geride bir ahlak bırakırlar. Bir duruş, bir vefa, bir insanlık ölçüsü bırakırlar.

Elif Hoca benim hayatımda böyle bir ölçüdür.

Ben onu sadece başarılı bir akademisyen, değerli bir halk sağlığı hocası, güçlü bir kadın, sevgi dolu bir eş olarak değil, zor zamanda hakkaniyetin yanında durabilmiş bir insan olarak tanıdım. İnsanların sustuğu yerde konuşmayı, uzaklaştığı yerde yaklaşmayı, korktuğu yerde vicdanını dinlemeyi seçmiş biridir Elif Hoca.

Böyle insanlar toplumların sessiz direkleridir. Çok görünmezler, çok konuşmazlar, kendilerini öne çıkarmazlar. Ama bir gün bir yerde bir insan düşerse, ilk onlar eğilip el uzatırlar. O el, yıllar geçse de unutulmaz…

Elif Hocam,

Size olan minnetimi kelimelerle tam ifade etmem mümkün değil. Zor zamanımda ailemi aramanız, benim için savcıya gidip lehimde tanıklık yapmak istemeniz, insanlığın hâlâ ölmediğini bana gösteren unutulmaz bir davranıştı. Belki siz bunu sadece yapılması gereken bir şey olarak gördünüz. Ama benim için bu karanlık bir dönemde vicdanın ışığıydı.

Çağatay Hocamıza Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun. Size sabır, metanet ve güç diliyorum. Biliyorum, bazı acıların telafisi yoktur. Bazı kayıplar insanın içinde ömür boyu sessiz bir oda olarak kalır. Ama inanıyorum ki sevgiyle yaşanmış bir hayat ölümle tamamen bitmez. Sevdiğimiz insanların sesi, bakışı, emeği, şefkati ve bizde bıraktıkları izler yaşamaya devam eder.

İki yün yumağından biri erken bitmiş olabilir.

Ama o yumaktan örülen kazak, sevenlerinin kalplerinde sıcaklığını korumaya devam edecektir.



3 Mayıs 2026 Pazar

Gül Teyzemiz de Gitti


Dünya dönmeye devam ediyor. Benim hüznüme bakmadan…

Her şey yerli yerinde; insanlar işe gidiyor, çocuklar gülüyor, marketler açık… 

Ama birisi yok.

Gül Sinan Teyze gitti. Günlerden 25 Nisan 2026 Cumartesi.

İlk karşılaşmamız hâlâ gözümün önünde. Daha sonra satın alacağımız evi görmek için kapılarının önünden geçiyorduk. O ise ailesiyle kahvaltı sofrasındaydı. Bizi görünce hiç tereddüt etmeden davet etmişti. Sanki yıllardır tanıyormuş gibi. Bazı insanlar vardır; hep tanış gibisiniz. Gül Teyze öyleydi.

Sonra üst sokağımızda yürüyüşler…

Eller belinde, yüzünde o tanıdık tebessümle: “Mahallenin muhtarı gibi dolaşıyorum işte,” derdi.

Bu cümlede hem bir şaka vardı hem de bir sahipleniş. Sokağı, insanları, hayatı…

Onu düşününce hep aynı kelimeler aklıma geliyor: ince, nazik, misafirperver, alçakgönüllü… Ama bunlar yetmiyor. Onun güzelliğini tasvire sözüm yetmiyor. 

Bir gün köyünü anlatmıştı.

“İnsan köydeyken çok şeye ihtiyaç duymaz,” demişti.

“Ambarım doluysa, radyom çalışıyorsa ve eşim yanımdaysa başka ne isterdim ki…”

Şehirde ihtiyaçların arttığını söylemişti.

O cümlede bir hayat tecrübesi vardı. Samimi, derin ve sahici bir insandı o.

Bize her gelişinde elinde bir şeyler olurdu.

Bir gün eşime “Kızım, ben temizim,” demişti.

Başta anlamamıştık. Sonra öğrendik…

Bazı insanların sırf farklı mezhepten oldukları için ayrımcılık yaşadıklarını...

Ne kadar incitici bir dünya…

Bu dünyanın içinde, incitmeden yaşamayı seçmiş bir kalpti Gül Teyze.

Başka bir gün eşim evinin duvarında Hazreti Ali’nin portresini gördüğünde,

+ “Biz Ali’yi severiz.”

- “Ali’yi biz de severiz. Kurban olayım onun yoluna!”

O günden sonra daha da yakınlaşmıştık.

Ama benim için Gül Teyze'nin en unutulmaz hatırası başka bir geceye ait.

Polisler beni gözaltına alıp eve getirdiklerinde, tutanak için bir tanık arıyorlardı. Gece yarısıydı. Kimin kapısını çalabilirdik?

Gül Teyze’nin…

Kapı açıldı. Gelini geldi. İmza attı. Sessizce, tereddütsüz.

Sonra öğrendim ki Gül Teyze sokak lambasını kapatmış.

Komşular görmesin diye.

Üzülmeyeyim diye. 

İnsanı korumanın, sahip çıkmanın, incitmemek için düşünmenin ne demek olduğunun dersini verdi o gece.

İnsanlık bazen bir lambayı kapatmakla belli olur.

Türkiye’den ayrıldığımda, onunla karşılaşma ihtimalim de azaldı. Ama sesini kaybetmedik. Telefonda konuşurduk. Sanki o sokaktaymışız gibi. Sanki birazdan yine “Muhtar gibi dolaşıyorum” diyecekmiş gibi…

Şimdi o yok.

Ve dünya dönmeye devam ediyor.

İnsanlar alışveriş yapıyor, çocuklar doğuyor, birileri planlar kuruyor…

Her şey, sanki çok normal bir günmüş gibi.

Ama değil.

Benim için değil.

Gül Teyze gittiğinde mahallemizdeki sıcaklık, nezaket, insanlık eksildi.

Gül teyze…

Seni her andığımda, biraz annemi hatırlar gibi oluyorum.

Belki de en zor zamanımda bana kapını açtığın için.

Belki de insanın insana böyle yaklaşabileceğini bana hatırlattığın için.

Cenazende olmayı çok isterdim.

Ama uzaktan da olsa ruhunun şad olması için niyaz ediyorum. 

Allah’tan diliyorum:

Gittiğin yerde ebedi huzur bulasın. Cennetin muhtarı olup Firdevs bahçelerini arşınlayasın. 

Gül Teyze gitti ama izleri yaşıyor. 

Eğer bende bir iyilik görürseniz, onda Gül Teyze’nin de payı vardır.

23 Ocak 2026 Cuma

Bir Teşhis: İnanç Sayılardan İbaret Olunca Ahlâk İhmal Edildi

İslam’ın şartı, imanın şartı, 32 farz, 54 farz…

Özellikle Sünni İslam dünyasında neredeyse herkes şu cümlelerle büyür: İmanın şartı altıdır, İslam’ın şartı beştir.

Bu bilgi sadece bir dini ezber değil, aynı zamanda sistematik temel din eğitiminin de omurgasıdır. Çocuklar, gençler ve yetişkinler için din çoğu zaman bu sayısal çerçeve üzerinden anlaşılır ve aktarılır. Çoğu Müslüman çevrede kişinin kaç rekat namaz kıldığına, kaç gün oruç tuttuğuna bakılır. “Nasıl?” ve “Hangi kalitede?” soruları sorulmaz.

Halbuki din sayılardan ibaret değil!

İman ve ibadetlerin sayılarla öğretilmesi pedagojik olarak pratik. Ezberlenir, aktarılır, ölçülür. Zamanla dindarlık, ne kadar çok madde bildiğimiz ve ritüelleri ne kadar düzenli yerine getirdiğimiz üzerinden tanımlanmaya başlar. Buna karşılık, dinin toplumu dönüştüren asıl alanı olan ahlâk, sosyal sorumluluk ve evrensel insani değerler çoğu zaman ikincil planda kalmaktadır.

Oysa Kur’an’a bakıldığında merkezde sadece ibadet değil; adalet, emanet, doğruluk, merhamet, ölçü ve hakkaniyet var. Yeryüzünde fesat çıkarmamak, yetimin hakkını korumak, rüşvetten uzak durmak, kul hakkına riayet etmek çokça vurgulanır. Hz. Peygamber’in “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” sözü, dinin özünü ifade eder. “Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir” hadisi Müslümanın nitel özelliklerini vurgular.

Tarihsel olarak Osmanlı’nın kurduğu merkezi eğitim sistemi, dini bilginin standartlaşmasını sağladı. İlmihaller sadeleşti, maddeler halinde kodlandı, geniş kitlelere ulaştı. Bu büyük bir eğitim başarısıydı. Ancak ölçülebilir olan ibadetler müfredatta merkezileşirken, ölçülmesi zor (nitel) olan ahlâk, daha çok bireysel vicdana bırakıldı. Zamanla ritüeli güçlü, ahlâkı zayıf bir dindarlık algısı ortaya çıktı.

Bugün sıkça karşılaştığımız çelişki tesadüf değil: Namaz kılan, oruç tutan, hacca giden birisi yolsuzluk, torpil, çevre duyarsızlığı, hak ihlalleri de yapabiliyor. Başını örten milletvekili hukuksuzluklarıyla gurur duyuyor, utanmıyor. İnanç, davranışa dönüşmemekte.

Hırsızlığı açıkça bilinen bir siyasetçinin “çalıyor ama çalışıyor” diye meşrulaştırılabildiği; uyuşturucu kullanımıyla gündeme gelen siyasetçi çocuklarının toplum vicdanında kısa sürede normalleştiği; kadınlara yönelik şiddet, yolsuzluk veya çıkar ilişkileriyle anılan politik figürlerin hâlâ güçlü toplumsal destek bulabildiği bir iklim var. Televizyonlarda ahlâksızlıkların magazinleştirildiği dedikodu programlarında başörtülü kadınların ahlaksızlıklarını anlattıkları bir ortam oluşmuş. Kamu kaynaklarının israfı, liyakatin yerini sadakatin alması, çevrenin betonlaşma uğruna tahrip edilmesi, hukukun kişiye göre esnemesi artık sıradanlaştı. Bütün bunlar, dindarlığın ritüel düzeyde güçlü, fakat ahlâkî ve kamusal sorumluluk düzeyinde zayıf kaldığını gösteriyor. 

Belki de temel soruyu yeniden sormak gerekir: Müslüman hangi değerlere sahiptir?

Temel din eğitimine şuna benzer bir tanım eklense tablo farklı olabilir: 

Müslüman; yalan söylemeyen, haksız kazanç elde etmeyen, emanete ihanet etmeyen, zulmetmeyen, insan ve hayvan hayatına saygı duyan, çevreyi koruyan, ayrımcılık yapmayan, adaletten şaşmayan ve zayıfı gözeten kişidir. İnanç ve ibadet, bu ahlâki duruşun kaynağıdır.

Bugün yeni bir din diline ihtiyaç var. Bu dil, inancı sadece dogma olarak değil anlam üretimi olarak ele almalı, ibadeti sadece ritüel değil, bir ahlâki disiplin olarak görmeli, ahlâkı bireysel erdemin ötesinde kamusal sorumluluk haline getirmeli. 

Belki de ilmihal, “İmanın şartı kaçtır?” sorusuyla değil, “İnsanı insan yapan nedir?” sorusuyla başlamalı.

Çünkü din, sayılarla değil; insanla anlam kazanır ve insan olmadan Müslüman olunmaz.

2 Kasım 2025 Pazar

Meine Stellungnahme zur BbA-Kundgebung zum 7. Oktober

 

https://bayern.vvn-bda.de/in-gedenken-an-die-opfer-des-antisemitischen-terrors-vom-7-10-2023/

Die Erinnerung an die Opfer des 7. Oktober 2023 ist selbstverständlich legitim und notwendig. Das Massaker der Hamas war ein schreckliches Verbrechen, das Zivilistinnen und Zivilisten betraf, das sich durch seine Brutalität in das kollektive Gedächtnis eingebrannt hat. Dennoch verdient die Art und Weise, wie der BdA den Anschlag und seine Folgen beschreibt, eine differenzierte Betrachtung.

Die pauschale Bezeichnung des Anschlags als „antisemitischen Terror“ finde ich problematisch. Die Hamas ist zweifellos eine radikal-islamistische und gewaltorientierte Organisation. Dennoch war das Massaker vom 7. Oktober zugleich ein politisch-militärischer Angriff innerhalb eines langjährigen, territorialen Konflikts. Unter den Opfern und Geiseln befanden sich auch Nicht-Juden – etwa thailändische, nepalesische und arabisch-israelische Zivilisten. Eine ausschließlich antisemitische Deutung greift daher zu kurz, weil sie die komplexen Motive – darunter politische, militärische und symbolische – unzulässig verkürzt.

Eine solche Verkürzung trägt zudem zur Polarisierung bei, die der Redetext selbst beklagt: Sie erschwert das Mitgefühl für alle zivilen Opfer, sowohl israelische als auch palästinensische.

Besonders auffällig ist, dass die BdA-Erklärung zwar die Leiden der palästinensischen Bevölkerung erwähnt, diese jedoch fast ausschließlich als indirekte Folge der Hamas-Verbrechen beschreibt. Dabei ist die humanitäre Katastrophe in Gaza – mit Zehntausenden toten Zivilisten, zerstörten Krankenhäusern, Hunger und Vertreibung – nicht nur eine „Vergeltungsoffensive“, sondern eine eigenständige Tragödie, die völkerrechtlich kontrovers diskutiert wird. Ein antifaschistischer Verband, der sich den Werten von Humanität und internationaler Solidarität verpflichtet sieht, sollte sich bemühen, alle Opfer ziviler Gewalt gleichermaßen zu würdigen, unabhängig von Religion oder Nationalität.

Kurzum: Das Gedenken an die Opfer des 7. Oktober darf nicht in ein einseitiges Narrativ münden, das die moralische Verantwortung ausschließlich einer Seite zuschreibt. Gerade antifaschistische Organisationen sollten Brücken bauen, differenzieren und auf die universalistischen Werte verweisen, aus denen ihr Engagement einst entstand: Menschenwürde, Friedensfähigkeit und Solidarität mit allen Unterdrückten.

19 Ekim 2025 Pazar

Bilim zulme karşıdır!



Bilim zulme karşıdır!

https://youtu.be/a1hsACSxYxM


Yüksek lisans çalışmamı tamamladım*. Almanca bir istatistik kursu hazırladım. Projemle gurur duyuyorum. Bununla birlikte projenin içeriği kadar hangi şartlar altında ve kim tarafından yapılmış olmasının da önemli olduğunu düşünüyorum. Yüksek lisans çalışmamı bu gözle değerlendirmenizi dilerim.

Maalesef dünyanın pek çok yerinde sistematik işkenceler, soykırımlar ve insan hakları ihlalleri devam ediyor. Bu ortamda benim yüksek lisans tamamlamam buruk bir sevinçtir. O nedenle bu çalışmamı devrin mazlumlarına adadım. Sadece benim gibi bir darbe senaryosu bahane edilerek yerinden-yurdundan edilenlere, AKP-MHP zulmüne uğrayanlara değil, bütün mazlumlara. Filistin, Ukrayna, Sincan, Suriye, Afganistan, Myanmar, Hindistan, Pakistan, Tigray, Sudan, Kongo, Nijerya, Yemen, İran, Bosna, Venezuela, Nikaragua ve başka yerlerde. 


Kolaycılık kısayolunun yerine, ahlakın uzun yolunu seçenlere,

Sessiz kalmak daha güvenli olacağı halde sesini yükseltenlere,

Diz çökse kurtulacağı halde dimdik duranlara.


Sürgün, zulüm ya da ölüm pahasına özgürlüğü savunan yürekli kalplere,

Hırsıza suçüstü yaptığı için mahpus tutulan polislere,

Okyanusta kaybolmuş isimli-isimsiz bebeklere,

Savaş enkazı altında can veren masum çocuklara,

Cezaevlerinde büyüyen yavrulara,

Hiç tutulmamış ellere ve hiç gerçekleşmemiş hayallere.


Bu çalışma sizedir;

Teselli olsun diye değil,

Sessiz bir başkaldırı olarak,

Sözcüklerle yazılmış bir anıt,

Çektiklerinizin unutulmayacağına dair bir söz olarak.


Tezimin her sayfası zalimin yüzüne çarpan bir tokat olsun,

Ve her düşünce dayanışmanın bir tohumu…


Elli beş yaşında yüksek lisansa başlamak kolay verilen bir karar ya da kolayca ulaşılabilecek bir başarı değildi. Bu, sadece akılla değil, tüm kalbimle yaptığım bir şeydi. 

Bu işte motivasyonum inancım oldu. “Oku!” diyen inancım. Öğrenmek ve öğretmek, benim için bir yaşam tarzı, dini bir görev, bir inanç meselesi. Hayat boyu öğrenme, benim için kişisel bir slogan değil, hayatımın ritmine yazılmış ilahi bir ferman, son anına kadar takip etmeye istekli olduğum bir görev. Ve ömrümün sonuna yaklaştığım yıllarda daha da hızlı koşmam gerektiğini bildiğim bir maraton...

Bu yüksek lisans, ikinci akademik serüvenimin bir parçası oldu. İlk serüvenim 1999'da heyecanlı bir genç doktor olarak başladı. Zaman içerisinde eğitim, araştırma, hasta bakımı, bölüm başkanlığı ve hatta dekanlık gibi rollerim oldu. Ancak bu akademik serüven bir gün aniden ve acımasızca sona erdirildi.

2016'da, Türkiye'deki sözde darbenin ardından, ülkenin en iyi sağlık üniversitelerinden birindeki görevimden oldum. Ben, korku saçan ve hayatları paramparça eden bir hükümetin, dini ve milliyeti istismar eden bir yapının sayısız kurbanından biriyim. Hapse atıldım. İşsiz kaldım. Bir çiftlikte keçi ve tavuk baktım. Ama maratonun sonu gelmemişti. 2020 yılında Almanya’da hayata yeniden tutundum. 

Dünyanın en iyi üniversitelerinden birinde, Münih Teknik Üniversitesi’nde çalışma imkanı buldum. Şimdi elimden alınan huzur ve refahıma büyük oranda yeniden kavuştuğumu söyleyebilirim. Cennet gibi bir toprak parçasında birbirinden iyi komşular ve iş arkadaşlarımla yeni bir hayat sürüyorum. Bir muayenehanede sağlık hizmeti veriyorum ve üniversitede akademik faaliyetlerime devam ediyorum. Ama yine de içim rahat değil. Öfkem hiç azalmıyor. Çünkü zulüm bütün hızıyla devem ediyor ve benim elimden bir şey gelmiyor.

Çalışmalarımda beni destekleyen herkese minnettarım. Ortak zamanımızdan harcadığım sevgili eşime, bana ta ilk günden kapılarını ve yüreğini açan yazar ve aktivist Dr. Britta Zangen'a, Almanya’daki ilk işverenim ve kahramanım Prof. Antonius Schneider’a, vizyonuna hayran olduğum Prof. Marco Roos'a, zor zamanlarda yanımda olan kardeşim Dr. Raphael Kunisch'e, yorulmak bilmez aktivist Dr. Marc Jamoulle'a, Kral Necaşi'nin mirasını sürdüren Dr. Sentayehu Assefa'ya, yüksek lisans yolunu yürümeme imkan veren Prof. Ulrich Mansmann ve ekibine, çocukluğumdan beri üzerimde emekleri olan Ayşe Akyüz’e, Fatma ve Yahya Aktürk’e, Remzi Özkan’a, Barbara Hartkopf’a ve Deborah Luxton Ulmer’e sonsuz teşekkürler. 

İçimdeki ilim ateşi yanmaya devam ediyor. Arzum, bu çalışmamın yalnızca Almanca konuşan aile hekimlerinin akademik hayatını zenginleştirmekle kalmayıp, aynı zamanda başkaları için de bir pusula görevi görmesidir. Özellikle de adaletsizlik yüzünden yerlerinden edilmiş ama yine de yenilmemiş sayısız göçmen akademisyen, hekim ve hakikatin peşinde koşan insan için… Sesimi duyan herkese çağrım, zulme sessiz kalmamak ve bilgiyle, ilimle zulme karşı dayanışmayı büyütmektir.

*Tezi şu bağlantıdan indirebilirsiniz: https://aile.net/img/dosya/aktuerkzekeriya_mastersthesis.pdf

2 Şubat 2025 Pazar

Kenan Taştan Kardeşim de Ruhunun Ufkuna Yürüdü




Prof. Dr. Kenan Taştan

 

Kenan hocayı inandığı gibi yaşamasıyla tanıdım. İnandığı gibi yaşadı, öyle de dirilecektir. O kimseye boyun eğmezdi, düşüncelerini mertçe söylerdi. Ebedi hayatta komşum olmasını, hoş sohbetlerini dinlemeyi umuyorum. Onun gitmesine üzülen sadece ben değilim. Geride birçok öksüz bıraktı.

2004 yılında Kenan Taştan ile bir Gökçeada seferinde

 

Cennet meyvesi üç kızı öksüz kaldı. Onlara ne kadar düşkün olduğunu biliyorum. Babasız kalmanın acısı büyüktür. Umarım binlerce seveninin babalarının iyiliğine şehadeti acılarını hafifletir.

Danışmanlık verdiği insanlar öksüz kaldı. Konferanslarıyla ve hekimliğiyle binlerce insanın sağlığına ve düşünce dünyasına dokundu. Bana da nasihatleri olmuştu, bazısını tutamadığım. Mesela Erzurum’da yaşadığım haksızlıkları ve 15 Temmuz sonrası hukuksuzlukları unutmamı ve affetmemi önermişti…

Taştan Kişilik Tipi Ölçeği öksüz kaldı. Bugün baktım, şimdiye kadar ölçeği kullanarak 9158 kişi kendini değerlendirmiş. O ölçeği birlikte geliştirmiştik. İnsanların Enegram prensiplerine göre kişiliklerini değerlendirmeleri için harika bir araç.

http://www.aile.net/icerik/akademik-destek/akademik-icerikler

 

Anabilim Dalı öksüz kaldı. Her ne kadar Kenan hoca yıllar önce kendisini akademiye yönlendirdiğimde “Hocam, sizi seviyorum ama o taraklarda bezim yok” demiş olsa da4 akademi ona, o da akademiye yakışıyordu. Çok öğrencinin yetişmesine katkısı oldu. Ömrü vefa etseydi Alanya’da da nice güzel projeler yapacağına inanıyordum.

https://avebis.alanya.edu.tr/home/ProfilGenel?h=1115

 

Web sitesi öksüz kaldı. Kenan hoca insanlarla iletişime önem verirdi. Etkileşim için bütün kanalları açık tutardı. Ona cep telefonundan veya e-posta adresinden her zaman ulaşabilirdiniz. Web sitesi de iletişim araçlarından biriydi. Dilerim o site uzun süre yayın yapmaya devam eder.

http://www.drkenantastan.com/hakkimizda.asp

 

YouTube kanalı öksüz kaldı. Eğitim, ders sunumları ve televizyon programlarından oluşan YouTube kanalı da şimdi hüzünlü. Zira artık yeni videolar yüklenmeyecek…

https://www.youtube.com/@drkenantastan2671

 

Akademik yayınları öksüz kaldı. Kenan hoca konferanslarına özellikle tutkundu. Belki de insanlarla iletişimde olmayı sevdiğindendi. Ben ise anabilim dalı başkanı olarak daha fazla araştırma projesi yapmasını istiyordum (O zamanlar henüz “ata et, ite ot verilmez” prensibini tam kavrayamamış olmalıyım). Bir keresinde şaka yollu “Kenan hocam, filim yapmaktan zaman bulursan biraz da bilim yap” demiştim. Şimdi baktığımda görüyorum ki, hoca ne çok da yayın yapmış. Kesinlikle Türkiye ortalamasının üzerinde!

https://scholar.google.com.tr/citations?user=P_dRMCIAAAAJ&hl=tr

 

Hipnoterapi kursları ve eserleri öksüz kaldı. Prof. Dr. Kenan Taştan’ın belki de en önemli eseri  hipnoterapi ve GETAT alanında bir ilk olan iki cilt ve 1960 sayfalı, 55 yazarın ortak ürünü “Bilinmeyen yönleriyle Hipnoz ve Hipnoterapi” kitabı. Türkiye’de bu alanda şimdiye kadar faaliyet yürütenlerin çoğu tekelci ve bilgiyi kendine saklayan bir prensip benimsemişken, Kenan hoca ortak yaklaşımımız olan “Üret ve Paylaş” düsturunu takip ediyordu. Bu kurslar ve eserler sayesinde Türkiye’de binlerce insan hipnoterapi bilimiyle tanışık hale geldi ve uzmanlaştı.

 

Diğer Öksüzler: Kenan hoca çok yönlü bir insandı. O üç numaralı (Başaran) ve iki numaralı (Yardımsever) tipi bir kişiliğe sahipti. Kişiliğinin gereği çalışkan, ilkeli, anlayışlı, dünyaya umut ve dürüstlük armağan eden, insanlar arasındaki ilişkileri ve bağlantıları öncelikli tutan, yardımsever ve samimi bir insandı. Onun gidişiyle hızlı okuma kurslarından, aile terapisi eğitimlerine, köşe yazılarına, tiyatro oyunlarına, kitaplarına ve başka faaliyetlere kadar birçok proje öksüz kaldı.

Kenan Hoca konferansı sonrasında kitaplarını imzalıyor

 

Kenan kardeşimle ilk tanıştığımız günden beri samimi bir dostluğumuz oldu. Ailecek görüşür ve yardımlaşırdık. Doçentlik dosyamın fotokopilerini dosyalara birlikte tasnif ettiğimiz neşeli akşam çalışmamız tatlı hatıralarımdan birisidir.

Kenan hocayla Edirne’de doçentlik dosyası hazırlıyoruz

 

Son görüşmemiz ise birkaç ay önce Profesör oluşu sonrasında mesajlaşma ile gerçekleşti; hasta muayenesinde olduğum için telefonla konuşamamıştım. Akademik hayatındaki başarılar için bana da pay biçiyor, bir vefa örneği gösteriyordu. Cevaben başarının kendi irade ve çalışmasının sonucu olduğunu söylemiş ve esas benimle çalışmaya katlandığı için ben teşekkür etmiştim. Zira bazen arkadaşlık samimiyetimize güvenerek sınırları aştığım da olmuştu... Akşama telefonlaşalım dedim ama nasip olmadı…

 

Prof. Dr. Kenan Taştan’la en uzun çalışmamız Atatürk Üniversitesi’nde gerçekleşti. Zulüm ve fitne dönemi gelmeden önce eğitim, araştırma ve insan yetiştirme adına örnek alınabilecek bir çalışma geçirdik. O yılların ürünü olarak birçok arkadaşımız yetkin akademisyenler olarak yetişti.

Prof. Dr. Kenan Taştan ve ekip arkadaşlarımızla Erzurum’da

 

Kenan kardeşimle çok hatıram var. Hangisini anayım bilemedim. Asistanlığı döneminde Ziya Baran’ı davet edip hafıza kursu yapmasını mı, Gökçeada’da ziyaretine gideceğimiz gün evine çilingirle girip çamaşır makinesini yanıma almamı mı, birlikte yaptığımız teneke kebabı pikniklerini mi, birlikte tekvando kursuna gidişimizi mi, kongre seyahatlerimizi mi, Erzurum’daki iş arkadaşlığımızı mı… Hepsinin yerine ondan kalan değerli bir sözü aktarayım: “Zekeriya hocam, insanlara kişilik tiplerine uygun muamele etmek lazım, ata et, ite ot vermemek gerekir. İnsanlardan kapasite ve istidatlarına uygun beklentilerde bulunun!”.

 “Keşke…” dediğim bir arkadaşımı daha uğurlayamamanın ağırlığı omuzlarımda. Kenan’ı rahmetle anıyorum ve dilim döndükçe de anacağım. Son zamanlarda ne çok dostumu ve sevdiğimi kaybettim. Keşke Kenan kardeşimle daha etkin zaman geçirseydim. Keşke daha fazla hatıra toplasaydım. Ama artık söyleyeceğim tek söz kaldı: Cennette komşuluk yapmak üzere hoşça kal Kenan! Ebedi hayatta komşum olmanı, hoş sohbetlerini dinlemeyi umuyorum.

5 Ocak 2025 Pazar

In Loving Memory of Dr. Abdulsattar Khan

It is with a heavy heart and teary eyes that I write about Dr. Abdulsattar Khan, my dear friend and colleague, whose life was untimely claimed by a heart attack on December 31, 2024.

I first met Abdulsattar in 2006 in Riyadh, where we both served the Saudi Ministry of Health in the Department of Postgraduate Education in Family Medicine. Those initial days in a new country were made easier by his guidance, stemming from his rich experience in the region, including his impactful role as the department coordinator at the Department of Family and Community Medicine, King Faisal University. His work ethic, deeply rooted in his knowledge of family medicine, public health, and medical education, made him an invaluable asset to our team.

Together, we embarked on the formidable task of developing the Saudi Diploma in Family Medicine—a program we named FAME, aimed at enriching medical graduates with essential family medicine qualifications. From creating the curriculum to engaging in the direct training of its first participants, our combined imprint was indelible, symbolizing our vision for its impact.

After our time in Saudi Arabia, we continued our collaboration at Atatürk University in Turkey, where for three years, Abdulsattar contributed significantly to the education of many Turkish medical students. His teachings there left a lasting impact on a generation of future doctors.

Beyond his professional life, Abdulsattar was a man of profound personal virtues. His humility and respect for all—be it colleagues or the support staff—were lessons in human dignity. His family, a core part of his life, experienced both his love and sacrifices firsthand. Despite his family members being spread across different nations—with his wife teaching in Canada, and his children pursuing their studies in Pakistan and Malaysia—Abdulsattar remained in Saudi Arabia, working tirelessly to support them.

His commitment shone brightest when despite the harsh Saudi heat, he continued his work. Tragically, this summer, he was to witness hisson’s wedding—a celebration he had long anticipated, but which he will now miss.

Abdulsattar was not only a beacon of knowledge but also a repository of wisdom. I recall once, when I publically pointed out an error he had made, he gently reminded me, "Zekeriya, Allah is Sattar, the one who covers faults. Shouldn’t you also cover rather than expose your brother’s mistakes?" This moment has since been etched in my mind, a testament to his graciousness.

As we mourn his passing, his teachings and his friendship continue to inspire those who knew him. In his memory, I pen this short verse:

In the gardens of memory, your whispers bloom,
In the halls of my heart, your laughter resonates.
Though you walk in the realm beyond our reach,
I find solace in the legacy of your deeds.
Farewell, my friend, until we meet where no shadows fall.

In closing, let this memoir serve not only as a tribute but also as a reminder: cherish your loved ones tirelessly, for our time together is precious and often shorter than we hope.