Bazı insanlar vardır; hayatımızın merkezinde değillerdir belki, her günümüzü birlikte geçirmeyiz, uzun uzun sohbetlerimiz, büyük ortak hatıralarımız yoktur. Aynı şehirde, aynı kurumda, aynı koridorlarda bulunuruz, selamlaşırız. Bir toplantıda yan yana gelir, bir akademik mesele üzerine fikir alışverişinde bulunuruz. Bazen bir tebessüm, bazen kısa bir nezaket cümlesi, bazen de mesleki bir dayanışma ile zihnimizde sessiz ve mütevazı bir yer edinirler.
Ama hayatın fırtınalı zamanları geldiğinde, insanların gerçek suretleri ortaya çıkar. Kimin sadece tanıdık, kimin dost; kimin kalabalıkların insanı, kimin hakikatin insanı olduğu o zaman anlaşılır. “Dost belirsiz işlerde belli olur!” derdi Muhammed eniştem…
Prof. Dr. Elif Okşan Çalıkoğlu benim hayatımda böyle bir yere sahiptir.
Atatürk Üniversitesi’nde yaklaşık altı yıl aynı fakültede çalıştık. Koridorlarımız karşılıklıydı. O Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndaydı, ben Aile Hekimliği Anabilim Dalı’nda. Akademik hayatın kendine özgü temposu içinde yollarımız zaman zaman kesişirdi. Hocamızla daima nezaket çerçevesinde görüşür, fırsat oldukça bilimsel toplantılarda fikir alışverişinde bulunurduk.
Bende bıraktığı ilk izlenim çok berraktı: asil, sessiz, alçakgönüllü, işbirliğine açık, keskin sınırları olmayan, insanı yormayan, güler yüzlü bir akademisyen. İnsan ilişkilerinde mesafe ile samimiyeti, ciddiyet ile nezaketi, vakar ile tevazuyu aynı anda taşıyabilen nadir insanlardan biriydi. Bazı insanlar kendilerini yüksek sesle anlatırlar; bazıları ise varlıklarıyla, duruşlarıyla, küçük ama derin davranışlarıyla konuşurlar. Elif Hoca ikinci gruptandı.
Yukarıda dediğim gibi, insan bazı kişilerin gerçek büyüklüğünü normal zamanlarda değil, karanlık ve karışık zamanlarda anlıyor.
Tutuklandığımda, Elif Hoca’nın bana ve aileme sahip çıkmaya çalışacağı doğrusu aklımdan bile geçmezdi. Çünkü o dönem öyle bir dönemdi ki, sadece hukukun değil, vicdanın da duvarlara çarptığı bir zamandı. İnsanların birbirinden uzaklaştığı, dostlukların imtihandan geçtiği, korkunun insan ilişkilerini zehirlediği bir dönemdi. Zalimlerin ve onların yanında saf tutanların “Ağaç kökü yesinler” diyebildiği; insanların işinden, aşından, hürriyetinden, itibarından edildiği; bazılarının susarak, bazılarının uzaklaşarak, bazılarının ise iftiralara ortak olarak zulme destek verdiği bir zamandı. Hatta babalar çocuklarına, kardeş kardeşe, yeğen dayıya terörist diyordu, reddediyordu. Reddetmeyenler de “Sen iyisin ama arkadaşların terörist.” veya “Ululemre itaat gerekir.” gibi safsata sözlerle incitiyordu mazlumları.
İşte böyle bir dönemde Elif Hoca ailemi aramış ve bir ihtiyaçları olup olmadığını sormuştu.
Bunu duymak bile benim için kıymetliydi. İnsan cezaevindeyken dışarıdan gelen en küçük iyilik haberi, karanlık bir hücreye düşen ince bir ışık huzmesi gibidir. Birinin ailenizi sorması, birinin hâlâ sizi insan olarak görmesi, birinin korku iklimine teslim olmaması büyük bir tesellidir.
Fakat Elif Hoca bununla da kalmamıştı.
Beni tutuklatan savcıya gitmiş ve “Ben Zekeriya Aktürk’ün lehinde tanıklık yapmak istiyorum” demiş.
İnanabiliyor musunuz?
Bugün sakin bir masada oturup bu cümleyi yazmak kolay görünebilir. Ama o günlerin havasını soluyanlar bilir: Bu, basit bir nezaket davranışı değildi. Bu, cesaret isteyen, bedel gerektirebilecek, insanın kendi güvenli alanından çıkmasını gerektiren bir duruştu. Herkesin korkudan sindiği, insanların dostlarına, arkadaşlarına, akrabalarına, hatta evlatlarına bile “terörist” demeye zorlandığı ya da buna gönüllü olduğu bir dönemde Elif Hoca, hakkaniyetin gereğini yapmaya karar vermişti.
Bir akademisyenin eski bir iş arkadaşının lehinde tanıklık etmek istemesi belki hukuk düzeninin normal işlediği bir ülkede sıradan sayılabilir. Ama hukukun sustuğu, vicdanın baskılandığı, masumiyetin suç gibi gösterildiği zamanlarda bu davranış sıradan değildir. Bu, insan olmanın yüksek bir mertebesidir.
Eminim savcı da şaşırmıştır. Belki de meslek hayatında kolay kolay unutamayacağı bir sahne olarak zihninde kalmıştır. Muhtemelen Elif Hoca’yı nazikçe geri çevirmiş, “Hocam, siz gidin, biz sizi ararız” türünden bir ifadeyle uğurlamıştır. Ama esas mesele savcının ne yaptığı değil; Elif Hoca’nın ne yapmaya niyet ettiği, neyi göze aldığı, hangi tarafta durduğudur.
Bu unutulacak bir davranış değildir.
Benim diyen az sayıda delikanlının yapabileceği bir iştir bu. Hatta dürüst olmak gerekirse, aynı şartlarda ben başkası için aynı cesareti gösterebilir miydim, bundan emin değilim. İnsanın kendini kahraman sanması kolaydır. Zor olan, korkunun gerçek olduğu bir zamanda hakkın yanında durabilmektir.
Elif Hoca bunu yaptı.
Bu yüzden ona minnetim sonsuzdur.
Ben ki mümkün oldukça istiğna düsturuyla yaşamaya, kimseden bir şey beklememeye, kimseye yük olmamaya çalışırım. Dünyada minnet borcu duyduğum insan sayısı azdır. Ama Elif Hoca o az sayıdaki insanlardan biridir. O, bana sadece iyilik yapmadı, insanlığa olan inancımı da onardı.
O günlerde insan bazı yüzleri daha yakından gördü. Kimlerin yalnızca iyi gün dostu olduğunu, kimlerin makamla, menfaatle, korkuyla değiştiğini, kimlerin ise insanlık terazisinde ağır bastığını gördü.
Mesela o dönemde Elif Hoca’nın bölümünde profesör olan Serhat Vançelik vardı. Kendisine haber gönderip destek istemiştim. Cezaevine konulmamla ilgili hatanın düzeltilmesi için, en azından beni tanıdığını, akademik ve insani olarak böyle bir tabloya uymadığımı söylemesini beklemiştim. Kendisi o dönemde Erzurum İl Sağlık Müdürü'ydü. Onun cevabı, beni yeterince tanımadığı, fazla bir ilişkimizin olmadığı yönündeydi.
Oysa birlikte makaleler yazmıştık. Müdürlüğündeki makamına giderdim. Bana makam koltuğunu gösterir, “Hocam, sen burada otur, rahat rahat yaz,” derdi. İnsanın makam koltuğunu verecek kadar samimi göründüğü bir arkadaşının zor zamanda gösterdiği tavır ile Elif Hoca’nın cesareti arasındaki farkı tarif etmeye gerek yok…
Ya da birlikte Ahmet Yaşar Hocaefendi’nin dizinin dibinde oturduğumuz zamanın rektörü Ömer Çomaklı: Destek istemek için gönderdiğim elçiye randevu bile vermemişti… İnsan olsa, hiç değilse yeğenine gösterdiğim yakınlık ve desteğin hatırına nezaket gösterirdi. Heyhat!
Elif Hoca’nın tavrı bana şunu öğretti: İnsanların gerçek büyüklüğü, sahip oldukları unvanlarda, oturdukları koltuklarda, yazdıkları makalelerde değil, zor zamanda gösterdikleri ahlaki cesarette saklıdır. Profesör olmak başka bir şeydir, hoca olmak başka. Akademisyen olmak başka bir şeydir, insan olmak başka.
Elif Hoca her ikisini de taşıyan nadir insanlardandır.
Onun akademik hayatı da kolay olmadı. Bildiğim kadarıyla kariyerinde çok mücadele etti. Erzurum’da yaşadığı zorluklardan sonra yolunu başka şehirlere çevirdi ve sonunda Gaziantep’te mesleki kariyerinin zirvesine ulaştı. Bu da bana onun karakterinin başka bir yönünü gösteriyor: sessiz ama dirençli. Gösterişsiz ama kararlı. Kırılgan görünen ama kolay kolay yıkılmayan bir insan.
Bazı insanlar bağırarak mücadele eder, bazıları ise vakarla yürüyerek. Elif Hoca’nın mücadelesi bana hep ikinci türden görünmüştür.
Geçenlerde çok üzücü bir haber okudum:
“Değerli hocamız, 1000 nolu üyemiz Prof. Dr. Çağatay Çalıkoğlu’nu kaybettik. Cenazesi 29.04.2026 Çarşamba günü Mersin’de Yeniçıktı Köyü Camii’nde öğle namazını müteakip kılınacak cenaze namazından sonra Silifke Yeniçıktı Köyü Mezarlığı’na defnedilecektir.”
Elif Hoca’nın sevgili eşi, onun kadar kıymetli bir insan olan Prof. Dr. Çağatay Çalıkoğlu, pankreas kanseri nedeniyle Hakk’a yürümüştü.
Bazı haberler insanın içine sessizce düşer. Bir taş gibi değil, bir sızı gibi. Hele de vefa borcu duyduğunuz bir insanın acısını duyduğunuzda, kelimeler yetersiz kalır. İnsan ne söyleyeceğini bilemez. Başsağlığı cümleleri, en düzgün kurulmuş halleriyle bile eksik kalır. Çünkü bazı acıların karşısında dil küçülür, susmak büyür. Elif Hoca’yı arayıp o üzgün sesini duymaya cesaret edemedim; bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Elif Hoca bir süre sonra dostlarına şu mesajı gönderdi:
“Mesajlar ve telefonlar için çok teşekkür ederim. Telefonlara cevap veremedim, lütfen kusuruma bakmayın. Konuşmayı, hatta nefes almayı unuttuğum acı dolu bir dönem yaşadım. Eşim tesadüfen, hiçbir belirti vermeden pankreas kanseri tanısı aldı. Tanı sonrası iki aylık bir sürede de kaybettik. Çok iyi bir cerrahtı. Yöneticilik tekliflerini ‘Ameliyathaneden çıktığım gün, öldüğüm gündür’ diyerek reddetmişti. Gerçekten de dediği gibi oldu.
Tıp eğitiminde ‘kötü haber verme’ derslerine ek olarak ‘kötü haber alma’ derslerini de koymalıyız. Ben çok hazırlıksız yakalandım.
Köyde defin işlemleri sırasında yanıma eşini kaybetmiş yaşlıca bir kadın geldi. Dedi ki: ‘İki ayrı yün yumağı düşün; farklı hızlarda ve modellerde iki ayrı kazak örülüyor. Elbet biri erken bitecek…’”
Bu son cümleyi okuduğumda uzun süre durdum.
“İki ayrı yün yumağı…”
Ne kadar sade, ne kadar köylü, ne kadar bilgece bir benzetme. Hayat dediğimiz şey belki de gerçekten iki ayrı yün yumağının yan yana çözülmesinden ibaret. Bazen aynı evde, aynı sofrada, aynı yastıkta, aynı dualarda birleşiyor ipler. Ama her yumak kendi hızında tükeniyor. Her hayat kendi ölçüsünde örülüyor. Birinin kazağı erken bitiyor, diğeri yarım kalmış ilmeklere bakarak yaşamaya devam ediyor…
Elif Hoca gibi hayatı boyunca güçlü durmuş, mücadele etmiş, başkalarının acısına duyarlı olmuş bir insanın böyle bir acıyla sınanması insanı derinden yaralıyor. Fakat onun mesajındaki cümleler de yine onun karakterini gösteriyor: Acının içinde bile zarafet var. Kendi yasını anlatırken bile başkasını rahatsız etmiş olmaktan endişe eden bir incelik var. “Telefonlara cevap veremedim, lütfen kusuruma bakmayın” diyebilen bir nezaket var. Eşinin mesleğine, ameliyathaneye, cerrahlığa bağlılığını anlatırken duyduğu saygı var. En önemlisi, acının içinden tıp eğitimine dair bir ders çıkarabilecek kadar hekim kalabilen bir bilinç var: “Kötü haber alma” dersi…
Ne kadar doğru, ne kadar derin bir tespit.
Biz hekimlere kötü haber vermeyi öğretmeye çalışırız. Hastaya ve yakınına nasıl söylenir, hangi kelimeler seçilir, nasıl empati kurulur, nasıl susulur, nasıl beklenir… Bunları konuşuruz. Ama kötü haberi alan insanın iç dünyasını, o ilk çarpılma anını, musibetin ilk anında sabredebilmeyi, aklın ve nefesin durduğu o boşluğu yeterince konuşmuyoruz. Oysa hepimiz bir gün sadece haber veren değil, haber alan da olabiliriz. Hekim önlüğünün ardında insanız. Bilgimiz, unvanımız, tecrübemiz bizi acı karşısında dokunulmaz kılmıyor.
Elif Hoca bunu kendi acısıyla, çok ağır bir bedelle ifade etmiş.
Çağatay Hoca’nın “Ameliyathaneden çıktığım gün, öldüğüm gündür” sözü ise başka bir meslek ahlakını anlatıyor. Bazı insanlar mesleklerini sadece icra ederler; meslekleriyle yaşarlar. Ameliyathane, onun için yalnızca bir çalışma alanı değil, varoluşunun merkezlerinden biriymiş belli ki. Yöneticilik makamlarını reddetmesi, insanın işini ne kadar sevdiğini, nerede diri kaldığını, nerede kendisi olduğunu bilmesinin güzel ve hüzünlü bir örneği.
Ve gerçekten de dediği gibi olmuş.
İnsan böyle cümlelerin karşısında kaderin ince çizgilerini düşünmeden edemiyor.
Elif Hoca’nın hayatında şimdi büyük bir boşluk var. Birlikte örülen kazağın bir tarafı tamamlandı; diğer tarafında ise hatıralar, sesler, odalar, eşyalar, yarım kalmış konuşmalar, alışkanlıklar ve sessiz akşamlar kaldı. Böyle zamanlarda teselli cümleleri yetersizdir. Ama yine de insan şunu söylemek ister: Bazı insanların geride bıraktığı şey sadece bir isim, bir unvan, bir meslek hikâyesi değildir. Onlar geride bir ahlak bırakırlar. Bir duruş, bir vefa, bir insanlık ölçüsü bırakırlar.
Elif Hoca benim hayatımda böyle bir ölçüdür.
Ben onu sadece başarılı bir akademisyen, değerli bir halk sağlığı hocası, güçlü bir kadın, sevgi dolu bir eş olarak değil, zor zamanda hakkaniyetin yanında durabilmiş bir insan olarak tanıdım. İnsanların sustuğu yerde konuşmayı, uzaklaştığı yerde yaklaşmayı, korktuğu yerde vicdanını dinlemeyi seçmiş biridir Elif Hoca.
Böyle insanlar toplumların sessiz direkleridir. Çok görünmezler, çok konuşmazlar, kendilerini öne çıkarmazlar. Ama bir gün bir yerde bir insan düşerse, ilk onlar eğilip el uzatırlar. O el, yıllar geçse de unutulmaz…
Elif Hocam,
Size olan minnetimi kelimelerle tam ifade etmem mümkün değil. Zor zamanımda ailemi aramanız, benim için savcıya gidip lehimde tanıklık yapmak istemeniz, insanlığın hâlâ ölmediğini bana gösteren unutulmaz bir davranıştı. Belki siz bunu sadece yapılması gereken bir şey olarak gördünüz. Ama benim için bu karanlık bir dönemde vicdanın ışığıydı.
Çağatay Hocamıza Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun. Size sabır, metanet ve güç diliyorum. Biliyorum, bazı acıların telafisi yoktur. Bazı kayıplar insanın içinde ömür boyu sessiz bir oda olarak kalır. Ama inanıyorum ki sevgiyle yaşanmış bir hayat ölümle tamamen bitmez. Sevdiğimiz insanların sesi, bakışı, emeği, şefkati ve bizde bıraktıkları izler yaşamaya devam eder.
İki yün yumağından biri erken bitmiş olabilir.
Ama o yumaktan örülen kazak, sevenlerinin kalplerinde sıcaklığını korumaya devam edecektir.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder