5 Mayıs 2026 Salı

İki Yün Yumağı, Bir Vefa Hikâyesi

 

Bazı insanlar vardır; hayatımızın merkezinde değillerdir belki, her günümüzü birlikte geçirmeyiz, uzun uzun sohbetlerimiz, büyük ortak hatıralarımız yoktur. Aynı şehirde, aynı kurumda, aynı koridorlarda bulunuruz, selamlaşırız. Bir toplantıda yan yana gelir, bir akademik mesele üzerine fikir alışverişinde bulunuruz. Bazen bir tebessüm, bazen kısa bir nezaket cümlesi, bazen de mesleki bir dayanışma ile zihnimizde sessiz ve mütevazı bir yer edinirler.

Ama hayatın fırtınalı zamanları geldiğinde, insanların gerçek suretleri ortaya çıkar. Kimin sadece tanıdık, kimin dost, kimin kalabalıkların insanı, kimin hakikatin insanı olduğu o zaman anlaşılır. “Dost belirsiz işlerde belli olur!” derdi Muhammed eniştem…

Prof. Dr. Elif Okşan Çalıkoğlu benim hayatımda böyle bir yere sahiptir.

Atatürk Üniversitesi’nde yaklaşık altı yıl aynı fakültede çalıştık. Koridorlarımız karşılıklıydı. O Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndaydı, ben Aile Hekimliği Anabilim Dalı’nda. Akademik hayatın kendine özgü temposu içinde yollarımız zaman zaman kesişirdi. Hocamızla daima nezaket çerçevesinde görüşür, fırsat oldukça bilimsel toplantılarda fikir alışverişinde bulunurduk.

Bende bıraktığı ilk izlenim çok berraktı: asil, sessiz, alçakgönüllü, işbirliğine açık, keskin sınırları olmayan, insanı yormayan, güler yüzlü bir akademisyen. İnsan ilişkilerinde mesafe ile samimiyeti, ciddiyet ile nezaketi, vakar ile tevazuyu aynı anda taşıyabilen nadir insanlardan biriydi. Bazı insanlar kendilerini yüksek sesle anlatırlar, bazıları ise varlıklarıyla, duruşlarıyla, küçük ama derin davranışlarıyla konuşurlar. Elif Hoca ikinci gruptandı.

Yukarıda dediğim gibi, insan bazı kişilerin gerçek büyüklüğünü normal zamanlarda değil, karanlık ve karışık zamanlarda anlıyor.

Tutuklandığımda, Elif Hoca’nın bana ve aileme sahip çıkmaya çalışacağı doğrusu aklımdan bile geçmezdi. Çünkü o dönem öyle bir dönemdi ki, sadece hukukun değil, vicdanın da duvarlara çarptığı bir zamandı. İnsanların birbirinden uzaklaştığı, dostlukların imtihandan geçtiği, korkunun insan ilişkilerini zehirlediği bir dönemdi. Zalimlerin ve onların yanında saf tutanların “Ağaç kökü yesinler” diyebildiği, insanların işinden, aşından, hürriyetinden, itibarından edildiği, bazılarının susarak, bazılarının uzaklaşarak, bazılarının ise iftiralara ortak olarak zulme destek verdiği bir zamandı. Hatta babalar çocuklarına, kardeş kardeşe, yeğen dayıya terörist diyordu, reddediyordu. Reddetmeyenler de “Sen iyisin ama arkadaşların terörist.” veya “Ululemre itaat gerekir.” gibi safsata sözlerle incitiyordu mazlumları. 

İşte böyle bir dönemde Elif Hoca ailemi aramış ve bir ihtiyaçları olup olmadığını sormuştu.

Bunu duymak bile benim için kıymetliydi. İnsan cezaevindeyken dışarıdan gelen en küçük iyilik haberi, karanlık bir hücreye düşen ince bir ışık huzmesi gibidir. Birinin ailenizi sorması, birinin hâlâ sizi insan olarak görmesi, birinin korku iklimine teslim olmaması büyük bir tesellidir.

Fakat Elif Hoca bununla da kalmamıştı.

Beni tutuklatan savcıya gitmiş ve “Ben Zekeriya Aktürk’ün lehinde tanıklık yapmak istiyorum” demiş.

İnanabiliyor musunuz?

Bugün sakin bir masada oturup bu cümleyi yazmak kolay görünebilir. Ama o günlerin havasını soluyanlar bilir: Bu, basit bir nezaket davranışı değildi. Bu, cesaret isteyen, bedel gerektirebilecek, insanın kendi güvenli alanından çıkmasını gerektiren bir duruştu. Herkesin korkudan sindiği, insanların dostlarına, arkadaşlarına, akrabalarına, hatta evlatlarına bile “terörist” demeye zorlandığı ya da buna gönüllü olduğu bir dönemde Elif Hoca, hakkaniyetin gereğini yapmaya karar vermişti.

Bir akademisyenin eski bir iş arkadaşının lehinde tanıklık etmek istemesi belki hukuk düzeninin normal işlediği bir ülkede sıradan sayılabilir. Ama hukukun sustuğu, vicdanın baskılandığı, masumiyetin suç gibi gösterildiği zamanlarda bu davranış sıradan değildir. Bu, insan olmanın yüksek bir mertebesidir.

Eminim savcı da şaşırmıştır. Belki de meslek hayatında kolay kolay unutamayacağı bir sahne olarak zihninde kalmıştır. Muhtemelen Elif Hoca’yı nazikçe geri çevirmiş, “Hocam, siz gidin, biz sizi ararız” türünden bir ifadeyle uğurlamıştır. Ama esas mesele savcının ne yaptığı değil; Elif Hoca’nın ne yapmaya niyet ettiği, neyi göze aldığı, hangi tarafta durduğudur.

Bu unutulacak bir davranış değildir.

Benim diyen az sayıda delikanlının yapabileceği bir iştir bu. Hatta dürüst olmak gerekirse, aynı şartlarda ben başkası için aynı cesareti gösterebilir miydim, bundan emin değilim. İnsanın kendini kahraman sanması kolaydır. Zor olan, korkunun gerçek olduğu bir zamanda hakkın yanında durabilmektir.

Elif Hoca bunu yaptı.

Bu yüzden ona minnetim sonsuzdur.

Ben ki istiğna düsturuyla yaşamaya, kimseden bir şey beklememeye, kimseye yük olmamaya çalışırım. Dünyada minnet borcu duyduğum insan sayısı azdır. Elif Hoca o az sayıdaki insanlardan biridir. O, bana sadece iyilik yapmadı, insanlığa olan inancımı da onardı.

O günlerde insanlar bazı yüzleri daha yakından gördü. Kimlerin yalnızca iyi gün dostu olduğunu, kimlerin makamla, menfaatle, korkuyla değiştiğini, kimlerin ise insanlık terazisinde ağır bastığını gördü.

Mesela o dönemde Elif Hoca’nın bölümünde profesör olan Serhat Vançelik vardı. Kendisine haber gönderip destek istemiştim. Cezaevine konulmamla ilgili hatanın düzeltilmesi için, en azından beni tanıdığını, akademik ve insani olarak böyle bir tabloya uymadığımı söylemesini beklemiştim. Kendisi o dönemde Erzurum İl Sağlık Müdürü'ydü. Onun cevabı, beni yeterince tanımadığı, fazla bir ilişkimizin olmadığı yönündeydi.

Oysa birlikte makaleler yazmıştık. Müdürlüğündeki makamına giderdim. Bana makam koltuğunu gösterir, “Hocam, sen burada otur, rahat rahat yaz,” derdi. İnsanın makam koltuğunu verecek kadar samimi göründüğü bir arkadaşının zor zamanda gösterdiği tavır ile Elif Hoca’nın cesareti arasındaki farkı tarif etmeye gerek yok…

Ya da birlikte Ahmet Yaşar Hocaefendi’nin dizinin dibinde oturduğumuz zamanın rektörü Ömer Çomaklı: Destek istemek için gönderdiğim elçiye randevu bile vermemişti… İnsan olsa, hiç değilse yeğenine gösterdiğim yakınlık ve desteğin hatırına nezaket gösterirdi. Heyhat!

Elif Hoca’nın tavrı şunu gösteriyor: İnsanların gerçek büyüklüğü, sahip oldukları unvanlarda, oturdukları koltuklarda, yazdıkları makalelerde değil, zor zamanda gösterdikleri ahlaki cesarette saklıdır. Profesör olmak başka bir şeydir, hoca olmak başka. Akademisyen olmak başka bir şeydir, insan olmak başka.

Elif Hoca her ikisini de taşıyan nadir insanlardandır.

Onun akademik hayatı da kolay olmadı. Bildiğim kadarıyla kariyerinde çok mücadele etti. Erzurum’da yaşadığı zorluklardan sonra yolunu başka şehirlere çevirdi ve sonunda Gaziantep’te mesleki kariyerinin zirvesine ulaştı. Bu da bana onun karakterinin başka bir yönünü gösteriyor: sessiz ama dirençli. Gösterişsiz ama kararlı. Kırılgan görünen ama kolay kolay yıkılmayan bir insan...

Bazı insanlar bağırarak mücadele eder, bazıları ise vakarla yürüyerek. Elif Hoca’nın mücadelesi bana hep ikinci türden görünmüştür.

Geçenlerde çok üzücü bir haber okudum:


“Değerli hocamız, 1000 nolu üyemiz Prof. Dr. Çağatay Çalıkoğlu’nu kaybettik. Cenazesi 29.04.2026 Çarşamba günü Mersin’de Yeniçıktı Köyü Camii’nde öğle namazını müteakip kılınacak cenaze namazından sonra Silifke Yeniçıktı Köyü Mezarlığı’na defnedilecektir.”

Elif Hoca’nın sevgili eşi, onun kadar kıymetli bir insan olan Prof. Dr. Çağatay Çalıkoğlu, pankreas kanseri nedeniyle Hakk’a yürümüştü.

Çağatay Hoca’nın vefat haberini okuyunca, ister istemez onların birlikte örülen hayatını düşündüm. Evlilik sadece iki insanın aynı evde yaşaması değildir; iki ayrı hayat ipliğinin, bazen hiç beklenmedik bir yerde, hiç beklenmedik bir şekilde birbirine değmesi ve sonra yıllar içinde ortak bir dokuma hâline gelmesidir.

Elif Hoca ile Çağatay Hoca’nın tanışma hikâyesi de tam böyle, kaderin ince tebessümünü taşıyan bir hikâyedir. O hikayeyi de paylaşmak istiyorum izniyle:

Elif Hoca henüz üniversite öğrencisiyken bir cilt doktoruna muayeneye gider. Doktorun kartı da çantasında kalır. Bir gün çantasını otobüste unutur. Çantayı bulan iyi niyetli insanlar, içinde doktorun kartını görünce, “Herhâlde bu doktor hanımefendinin irtibat bilgilerine ulaşabilir” diye düşünerek çantayı doktora götürürler. Doktor Bey de Elif Hoca’ya ulaşır. Meğer Çağatay Bey, işte o doktorun oğluymuş.

Bazen hayat büyük kararlarını çok küçük tesadüflerin içine saklar. Bir çantanın otobüste unutulması, bir kartvizitin çantada kalması, onu bulan insanların doğru yere götürmesi, bir telefon, bir tanışma… Ve sonra iki hayatın birbirine doğru yavaşça yaklaşması.

Elif Hoca, Çağatay Bey’le ilk görüşmesinden sonra çok da emin olmadan ayrılır. Otobüse biner. Dışarıda Çağatay Bey ona el sallar. Elif Hoca içeride, belki de kendi içinde olumsuz düşüncelerle, bu tanışmayı tartarak otururken yanındaki hanım kendisine sorar: “Sizi uğurlayan nişanlınız mıydı?”

Elif Hoca aslında “Hayır” diyecektir. Ama sohbet uzamasın diye “Evet” der.

Bunun üzerine o hanım Çağatay Bey’i övmeye başlar. Ne kadar nur yüzlü, ne kadar yakışıklı, ne kadar kibar göründüğünü söyler. Elif Hoca’yı tebrik eder. Belki de o birkaç cümle, Elif Hoca’nın zihnindeki tereddüt perdesini aralar. Elif Hoca kendi baktığı pencereden göremediğini, yan koltukta oturan bir yabancının cümlesiyle görmeye başlar.

Bence o iki yün yumağının ilk ilmeği o gün atıldı.

Bu hikâyede beni en çok etkileyen şey hayatın sıradan görünen ayrıntılarındaki kader duygusu. Bir çanta, bir kart, bir otobüs, bir yabancının iyi niyetli sözü… İnsan hayatının en büyük kararları bazen böyle küçük ve sessiz işaretlerin arasından geçerek şekilleniyor.

Çağatay Hoca’nın ailesi de bu hikâyenin zarif taraflarından birisi. Anlatıldığına göre nişan bohçaları hazırlanırken Elif Hoca, bohçaya yanlışlıkla kullandığı ev terliğinin tekini de koymuş. Sonra bir gün Çağatay Beylerin evine gittiklerinde, kaybettiği o tek terliğin bohçayla birlikte vitrinde durduğunu görmüş. Kayınvalidesi, bunun Elif Hoca’nın ailesinde bir gelenek olduğunu zannetmiş…

Bu küçük hatıra, insanın yüzünde buruk bir tebessüm bırakıyor. Çünkü orada sadece bir terlik yok; incelik var, anlayış var, mahcubiyeti büyütmeyen bir aile terbiyesi var. Yanlışı teşhir etmeyen, aksine onu gelenek zannederek nezaketle kabul eden bir görgü var. Belki de bir evliliğin huzurlu zeminini kuran şeyler biraz da böyle küçük zarafetlerdir.

Sonra yıllar geçti. O iki ayrı yün yumağı, farklı hızlarda ama aynı kader dokumasının içinde örüldü. Biri halk sağlığında, biri cerrahide; biri kürsüde, biri ameliyathanede; biri toplumun sağlığına, biri insan bedeninin şifasına emek verdi. Farklı alanlarda, farklı ritimlerde, ama aynı hayatın içinde iki ayrı emek, iki ayrı karakter, iki ayrı zarafet yan yana yürüdü.

Bu yüzden Elif Hoca’nın daha sonra dostlarına gönderdiği mesajdaki “iki ayrı yün yumağı” benzetmesi beni daha da derinden etkiledi. Bence o benzetme sadece yas anında söylenmiş güzel bir söz değildi; onların hikâyesinin başından sonuna kadar uzanan gizli bir ifadesiydi.

Çağatay hocanın ameliyat sonunda yoğun bakıma alınması bende ümitsiz bir beklentiyi tetiklemişti. Yine de ölüm haberi içime bir sızı gibi düştü. Vefa borcunuz olan bir insanın acısını duyduğunuzda, kelimeler yetersiz kalıyor. İnsan ne söyleyeceğini bilemiyor. Başsağlığı cümleleri, en düzgün kurulmuş halleriyle bile eksik kalıyor. Bazı acıların karşısında dil küçülür, susmak büyür. Elif Hoca’yı arayıp o üzgün sesini duymaya cesaret edemedim; bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Elif Hoca bir süre sonra dostlarına şu mesajı gönderdi:

“Mesajlar ve telefonlar için çok teşekkür ederim. Telefonlara cevap veremedim, lütfen kusuruma bakmayın. Konuşmayı, hatta nefes almayı unuttuğum acı dolu bir dönem yaşadım. Eşim tesadüfen, hiçbir belirti vermeden pankreas kanseri tanısı aldı. Tanı sonrası iki aylık bir sürede de kaybettik. Çok iyi bir cerrahtı. Yöneticilik tekliflerini ‘Ameliyathaneden çıktığım gün, öldüğüm gündür’ diyerek reddetmişti. Gerçekten de dediği gibi oldu.

Tıp eğitiminde ‘kötü haber verme’ derslerine ek olarak ‘kötü haber alma’ derslerini de koymalıyız. Ben çok hazırlıksız yakalandım.

Köyde defin işlemleri sırasında yanıma eşini kaybetmiş yaşlıca bir kadın geldi. Dedi ki: ‘İki ayrı yün yumağı düşün; farklı hızlarda ve modellerde iki ayrı kazak örülüyor. Elbet biri erken bitecek…’”

Bu son cümleyi okuduğumda uzun süre durdum.

“İki ayrı yün yumağı…”

Ne kadar sade, ne kadar köylü, ne kadar bilgece bir benzetme. Hayat dediğimiz şey belki de gerçekten iki ayrı yün yumağının yan yana çözülmesinden ibaret. Bazen aynı evde, aynı sofrada, aynı yastıkta, aynı dualarda birleşiyor ipler. Ama her yumak kendi hızında tükeniyor. Her hayat kendi ölçüsünde örülüyor. Birinin kazağı erken bitiyor, diğeri yarım kalmış ilmeklere bakarak yaşamaya devam ediyor…

Elif Hoca gibi hayatı boyunca güçlü durmuş, mücadele etmiş, başkalarının acısına duyarlı olmuş bir insanın böyle bir acıyla sınanması insanı derinden yaralıyor. Fakat onun mesajındaki cümleler de yine onun karakterini gösteriyor: Acının içinde bile zarafet var. Kendi yasını anlatırken bile başkasını rahatsız etmiş olmaktan endişe eden bir incelik var. “Telefonlara cevap veremedim, lütfen kusuruma bakmayın” diyebilen bir nezaket var. Eşinin mesleğine, ameliyathaneye, cerrahlığa bağlılığını anlatırken duyduğu saygı var. En önemlisi, acının içinden tıp eğitimine dair bir ders çıkarabilecek kadar hekim kalabilen bir bilinç var: “Kötü haber alma” dersi…

Ne kadar doğru, ne kadar derin bir tespit.

Biz hekimlere kötü haber vermeyi öğretmeye çalışırız. Hastaya ve yakınına nasıl söylenir, hangi kelimeler seçilir, nasıl empati kurulur, nasıl susulur, nasıl beklenir… Bunları konuşuruz. Ama kötü haberi alan insanın iç dünyasını, o ilk çarpılma anını, musibetin ilk anında sabredebilmeyi, aklın ve nefesin durduğu o boşluğu yeterince konuşmuyoruz. Oysa hepimiz bir gün sadece haber veren değil, haber alan da olabiliriz. Hekim önlüğünün ardında insanız. Bilgimiz, unvanımız, tecrübemiz bizi acı karşısında dokunulmaz kılmıyor.

Elif Hoca bunu kendi acısıyla, çok ağır bir bedelle ifade etmiş.

Çağatay Hoca’nın “Ameliyathaneden çıktığım gün, öldüğüm gündür” sözü ise başka bir meslek ahlakını anlatıyor. Bazı insanlar mesleklerini sadece icra ederler; meslekleriyle yaşarlar. Ameliyathane, onun için yalnızca bir çalışma alanı değil, varoluşunun merkezlerinden biriymiş belli ki. Yöneticilik makamlarını reddetmesi, insanın işini ne kadar sevdiğini, nerede diri kaldığını, nerede kendisi olduğunu bilmesinin güzel ve hüzünlü bir örneği.

Ve gerçekten de dediği gibi olmuş.

İnsan böyle cümlelerin karşısında kaderin ince çizgilerini düşünmeden edemiyor.

Elif Hoca’nın hayatında şimdi büyük bir boşluk var. Birlikte örülen kazağın bir tarafı tamamlandı; diğer tarafında ise hatıralar, sesler, odalar, eşyalar, yarım kalmış konuşmalar, alışkanlıklar ve sessiz akşamlar kaldı. Böyle zamanlarda teselli cümleleri yetersizdir. Ama yine de insan şunu söylemek ister: Bazı insanların geride bıraktığı şey sadece bir isim, bir unvan, bir meslek hikâyesi değildir. Onlar geride bir ahlak bırakırlar. Bir duruş, bir vefa, bir insanlık ölçüsü bırakırlar.

Elif Hoca benim hayatımda böyle bir ölçüdür.

Ben onu sadece başarılı bir akademisyen, değerli bir halk sağlığı hocası, güçlü bir kadın, sevgi dolu bir eş olarak değil, zor zamanda hakkaniyetin yanında durabilmiş bir insan olarak tanıdım. İnsanların sustuğu yerde konuşmayı, uzaklaştığı yerde yaklaşmayı, korktuğu yerde vicdanını dinlemeyi seçmiş biridir Elif Hoca.

Böyle insanlar toplumların sessiz direkleridir. Çok görünmezler, çok konuşmazlar, kendilerini öne çıkarmazlar. Ama bir gün bir yerde bir insan düşerse, ilk onlar eğilip el uzatırlar. O el, yıllar geçse de unutulmaz…

Elif Hocam,

Size olan minnetimi kelimelerle tam ifade etmem mümkün değil. Zor zamanımda ailemi aramanız, benim için savcıya gidip lehimde tanıklık yapmak istemeniz, insanlığın hâlâ ölmediğini bana gösteren unutulmaz bir davranıştı. Belki siz bunu sadece yapılması gereken bir şey olarak gördünüz. Ama benim için bu karanlık bir dönemde vicdanın ışığıydı.

Çağatay Hocamıza Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun. Size sabır, metanet ve güç diliyorum. Biliyorum, bazı acıların telafisi yoktur. Bazı kayıplar insanın içinde ömür boyu sessiz bir oda olarak kalır. Ama inanıyorum ki sevgiyle yaşanmış bir hayat ölümle tamamen bitmez. Sevdiğimiz insanların sesi, bakışı, emeği, şefkati ve bizde bıraktıkları izler yaşamaya devam eder.

İki yün yumağından biri erken bitmiş olabilir.

Ama o yumaktan örülen kazak, sevenlerinin kalplerinde sıcaklığını korumaya devam edecektir.



3 Mayıs 2026 Pazar

Gül Teyzemiz de Gitti


Dünya dönmeye devam ediyor. Benim hüznüme bakmadan…

Her şey yerli yerinde; insanlar işe gidiyor, çocuklar gülüyor, marketler açık… 

Ama birisi yok.

Gül Sinan Teyze gitti. Günlerden 25 Nisan 2026 Cumartesi.

İlk karşılaşmamız hâlâ gözümün önünde. Daha sonra satın alacağımız evi görmek için kapılarının önünden geçiyorduk. O ise ailesiyle kahvaltı sofrasındaydı. Bizi görünce hiç tereddüt etmeden davet etmişti. Sanki yıllardır tanıyormuş gibi. Bazı insanlar vardır; hep tanış gibisiniz. Gül Teyze öyleydi.

Sonra üst sokağımızda yürüyüşler…

Eller belinde, yüzünde o tanıdık tebessümle: “Mahallenin muhtarı gibi dolaşıyorum işte,” derdi.

Bu cümlede hem bir şaka vardı hem de bir sahipleniş. Sokağı, insanları, hayatı…

Onu düşününce hep aynı kelimeler aklıma geliyor: ince, nazik, misafirperver, alçakgönüllü… Ama bunlar yetmiyor. Onun güzelliğini tasvire sözüm yetmiyor. 

Bir gün köyünü anlatmıştı.

“İnsan köydeyken çok şeye ihtiyaç duymaz,” demişti.

“Ambarım doluysa, radyom çalışıyorsa ve eşim yanımdaysa başka ne isterdim ki…”

Şehirde ihtiyaçların arttığını söylemişti.

O cümlede bir hayat tecrübesi vardı. Samimi, derin ve sahici bir insandı o.

Bize her gelişinde elinde bir şeyler olurdu.

Bir gün eşime “Kızım, ben temizim,” demişti.

Başta anlamamıştık. Sonra öğrendik…

Bazı insanların sırf farklı mezhepten oldukları için ayrımcılık yaşadıklarını...

Ne kadar incitici bir dünya…

Bu dünyanın içinde, incitmeden yaşamayı seçmiş bir kalpti Gül Teyze.

Başka bir gün eşim evinin duvarında Hazreti Ali’nin portresini gördüğünde,

+ “Biz Ali’yi severiz.”

- “Ali’yi biz de severiz. Kurban olayım onun yoluna!”

O günden sonra daha da yakınlaşmıştık.

Ama benim için Gül Teyze'nin en unutulmaz hatırası başka bir geceye ait.

Polisler beni gözaltına alıp eve getirdiklerinde, tutanak için bir tanık arıyorlardı. Gece yarısıydı. Kimin kapısını çalabilirdik?

Gül Teyze’nin…

Kapı açıldı. Gelini geldi. İmza attı. Sessizce, tereddütsüz.

Sonra öğrendim ki Gül Teyze sokak lambasını kapatmış.

Komşular görmesin diye.

Üzülmeyeyim diye. 

İnsanı korumanın, sahip çıkmanın, incitmemek için düşünmenin ne demek olduğunun dersini verdi o gece.

İnsanlık bazen bir lambayı kapatmakla belli olur.

Türkiye’den ayrıldığımda, onunla karşılaşma ihtimalim de azaldı. Ama sesini kaybetmedik. Telefonda konuşurduk. Sanki o sokaktaymışız gibi. Sanki birazdan yine “Muhtar gibi dolaşıyorum” diyecekmiş gibi…

Şimdi o yok.

Ve dünya dönmeye devam ediyor.

İnsanlar alışveriş yapıyor, çocuklar doğuyor, birileri planlar kuruyor…

Her şey, sanki çok normal bir günmüş gibi.

Ama değil.

Benim için değil.

Gül Teyze gittiğinde mahallemizdeki sıcaklık, nezaket, insanlık eksildi.

Gül teyze…

Seni her andığımda, biraz annemi hatırlar gibi oluyorum.

Belki de en zor zamanımda bana kapını açtığın için.

Belki de insanın insana böyle yaklaşabileceğini bana hatırlattığın için.

Cenazende olmayı çok isterdim.

Ama uzaktan da olsa ruhunun şad olması için niyaz ediyorum. 

Allah’tan diliyorum:

Gittiğin yerde ebedi huzur bulasın. Cennetin muhtarı olup Firdevs bahçelerini arşınlayasın. 

Gül Teyze gitti ama izleri yaşıyor. 

Eğer bende bir iyilik görürseniz, onda Gül Teyze’nin de payı vardır.

23 Ocak 2026 Cuma

Bir Teşhis: İnanç Sayılardan İbaret Olunca Ahlâk İhmal Edildi

İslam’ın şartı, imanın şartı, 32 farz, 54 farz…

Özellikle Sünni İslam dünyasında neredeyse herkes şu cümlelerle büyür: İmanın şartı altıdır, İslam’ın şartı beştir.

Bu bilgi sadece bir dini ezber değil, aynı zamanda sistematik temel din eğitiminin de omurgasıdır. Çocuklar, gençler ve yetişkinler için din çoğu zaman bu sayısal çerçeve üzerinden anlaşılır ve aktarılır. Çoğu Müslüman çevrede kişinin kaç rekat namaz kıldığına, kaç gün oruç tuttuğuna bakılır. “Nasıl?” ve “Hangi kalitede?” soruları sorulmaz.

Halbuki din sayılardan ibaret değil!

İman ve ibadetlerin sayılarla öğretilmesi pedagojik olarak pratik. Ezberlenir, aktarılır, ölçülür. Zamanla dindarlık, ne kadar çok madde bildiğimiz ve ritüelleri ne kadar düzenli yerine getirdiğimiz üzerinden tanımlanmaya başlar. Buna karşılık, dinin toplumu dönüştüren asıl alanı olan ahlâk, sosyal sorumluluk ve evrensel insani değerler çoğu zaman ikincil planda kalmaktadır.

Oysa Kur’an’a bakıldığında merkezde sadece ibadet değil; adalet, emanet, doğruluk, merhamet, ölçü ve hakkaniyet var. Yeryüzünde fesat çıkarmamak, yetimin hakkını korumak, rüşvetten uzak durmak, kul hakkına riayet etmek çokça vurgulanır. Hz. Peygamber’in “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” sözü, dinin özünü ifade eder. “Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir” hadisi Müslümanın nitel özelliklerini vurgular.

Tarihsel olarak Osmanlı’nın kurduğu merkezi eğitim sistemi, dini bilginin standartlaşmasını sağladı. İlmihaller sadeleşti, maddeler halinde kodlandı, geniş kitlelere ulaştı. Bu büyük bir eğitim başarısıydı. Ancak ölçülebilir olan ibadetler müfredatta merkezileşirken, ölçülmesi zor (nitel) olan ahlâk, daha çok bireysel vicdana bırakıldı. Zamanla ritüeli güçlü, ahlâkı zayıf bir dindarlık algısı ortaya çıktı.

Bugün sıkça karşılaştığımız çelişki tesadüf değil: Namaz kılan, oruç tutan, hacca giden birisi yolsuzluk, torpil, çevre duyarsızlığı, hak ihlalleri de yapabiliyor. Başını örten milletvekili hukuksuzluklarıyla gurur duyuyor, utanmıyor. İnanç, davranışa dönüşmemekte.

Hırsızlığı açıkça bilinen bir siyasetçinin “çalıyor ama çalışıyor” diye meşrulaştırılabildiği; uyuşturucu kullanımıyla gündeme gelen siyasetçi çocuklarının toplum vicdanında kısa sürede normalleştiği; kadınlara yönelik şiddet, yolsuzluk veya çıkar ilişkileriyle anılan politik figürlerin hâlâ güçlü toplumsal destek bulabildiği bir iklim var. Televizyonlarda ahlâksızlıkların magazinleştirildiği dedikodu programlarında başörtülü kadınların ahlaksızlıklarını anlattıkları bir ortam oluşmuş. Kamu kaynaklarının israfı, liyakatin yerini sadakatin alması, çevrenin betonlaşma uğruna tahrip edilmesi, hukukun kişiye göre esnemesi artık sıradanlaştı. Bütün bunlar, dindarlığın ritüel düzeyde güçlü, fakat ahlâkî ve kamusal sorumluluk düzeyinde zayıf kaldığını gösteriyor. 

Belki de temel soruyu yeniden sormak gerekir: Müslüman hangi değerlere sahiptir?

Temel din eğitimine şuna benzer bir tanım eklense tablo farklı olabilir: 

Müslüman; yalan söylemeyen, haksız kazanç elde etmeyen, emanete ihanet etmeyen, zulmetmeyen, insan ve hayvan hayatına saygı duyan, çevreyi koruyan, ayrımcılık yapmayan, adaletten şaşmayan ve zayıfı gözeten kişidir. İnanç ve ibadet, bu ahlâki duruşun kaynağıdır.

Bugün yeni bir din diline ihtiyaç var. Bu dil, inancı sadece dogma olarak değil anlam üretimi olarak ele almalı, ibadeti sadece ritüel değil, bir ahlâki disiplin olarak görmeli, ahlâkı bireysel erdemin ötesinde kamusal sorumluluk haline getirmeli. 

Belki de ilmihal, “İmanın şartı kaçtır?” sorusuyla değil, “İnsanı insan yapan nedir?” sorusuyla başlamalı.

Çünkü din, sayılarla değil; insanla anlam kazanır ve insan olmadan Müslüman olunmaz.